29 Haziran 2011

Error Management Theory

İnsanın olağanüstü çevresel çeşitliliğe sahip bir ortamda yaşamasına ve bu ortamdan yararlanmasına olanak sağlayan karmaşık ve gelişmiş bir makinedir zihin. İnsanlar; geniş çaplı işbirliği, sosyal takas, doğal ortamı düzenleme, tarım ve birikimli kültür gibi meseleleri de kapsayan değişik sosyo-ekolojik sorunların etkili bir şekilde üstesinden gelmişlerdir. Bizler besbelli ki, karmaşık ve sürekli değişen bir dünyada hayatta kalma ve üreme becerisine sahip zeki bir türüz. Burada konumuz kapsamında sorulması gereken soru şudur: Bütün bu becerilerine rağmen insan zihni kusurlu olabilir mi?
Beynin birincil işlevinin, doğru inançlar ve geçerli yorumlar üretmek olduğu fikri elbette ki tamamıyla yanlış değildir. Her zaman yararsız yargılara varan ve yanlış yorumlar yapan bir organizma pek de başarılı olamaz. Lakin bu görüş, beynin özü itibarıyla gerçeğe ulaşmak için uğraştığı iddiasından bütünüyle farklıdır. Evrimsel bakış açısına göre hakikat, ancak üreme ve hayatta kalma başarısına katkısı oranında önemlidir (Haselton ve ark., 2009).

İnsanlar belirsiz bir sosyal dünyada yaşamaktadırlar. Bizler, diğerlerinin niyetleri ve duygu durumları hakkında sürekli tahminlerde bulunmak zorundayızdır. Bir kız için nasıl bir erkek çekicidir?  Onu bir erkeğe aşık eden şey nedir? Koridorda karşılaştığımız birinin bize çarpması bir kaza mıdır, yoksa düşmanca hisleri mi yansıtmaktadır? Cinsel sadakatsizlik ve cinayet gibi eylem niyetleri gizlidir ve bunlar hakkındaki yorumlar kesinlik taşımaz. Niyetler ve gizlenmiş fiiller konusunda, yalnızca ihtimallere ilişkin bir yığın ipucuna dayanarak tahminlerde bulunmak zorundayız. Sözgelimi, birinin romantik partneri üzerindeki yabancı bir koku, aldatılma işareti de olabilir, sıradan bir görüşmeden kaynaklanan zararsız bir koku transferi de (Buss, 2001). Hata Yönetimi Teorisi [HYT] (Error Management Theory; Haselton ve Buss, 2000) işte bu gibi belirsizlik durumlarında karar verici bilişsel aygıtın nasıl işlediğini açıklayan bir teoridir. Evrimsel psikolojik bir çerçeveye sahip ve bilim dünyasında yeni sayılabilecek bu teorinin temel savı, “bilişsel hataların, geçmişte insanların hayatta kalma ve üreme başarısına sağladıkları faydalar dolayısıyla günümüzde hala var olan adaptif eğilimlerden kaynaklandığı”dır (Haselton ve Buss, 2000).
Bir hüküm ya da kararın ardından ortaya çıkabilecek hatalı sonuçlar genel olarak iki tanedir: Söz konusu durumun, gerçekte doğru olmadığı halde doğruymuş gibi kabul edilmesi (pozitif hata [false positive]) veya gerçekte doğru olduğu halde yanlışmış gibi kabul edilmesi (negatif hata [false negative]). Pozitif hatalar aynı zamanda I. Tip (Type I) hata, negatif hatalarsa II. Tip (Type II) hata olarak ifade edilmektedir. Bu iki tip hatanın gerçekleşmesi neticesinde meydana çıkabilecek bedeller nadiren özdeş olmaktadır (Haselton ve Nettle, 2006). Örneğin duman alarmları 1. Tip hatalar yapmaya yatkındır; çünkü gerçek bir yangını fark edememenin bedelleri, yanlış alarmdan doğacak bedellerden çok daha şiddetli olacaktır. Bilimsel istatistik analizlerindeyse tam tersi geçerlidir, birçok bilim adamı I. Tip hataları, II. Tip hatalardan daha zarar verici olarak değerlendirmektedir (Haselton ve Buss, 2003).
HYT’ye göre, sosyal yaşamla ilgili öngörülerin sonuçlarındaki yarar-zarar asimetrisi –eğer evrimsel süreç boyunca yinelenirse– tahmine dayalı bilişsel eğilimler üreten seçilim baskıları yaratır. Tıpkı duman alarmlarının negatif hatalardan ziyade pozitif hatalar yapmaya daha meyilli olması gibi, evrilmiş bilgi işleme mekanizmaları da hata tiplerinden birini diğerinden daha çok yapmaya yatkındır (Buss, 2001). Getirileri bakımından hangi tip hata daha yararlı ve düşük bedelliyse insan zihni o tip hataya daha çok yönelmektedir. Hatta bazı hallerde nesnel gerçekliği bilmek hatalı bilgiden daha yüksek bedelli olabildiği için, hatalı yorum yapma eğilimi ağır basmaktadır. Bu eğilimin yönü ve ölçüsü, kuşkusuz büyük oranda bağlam ve cinsiyet gibi faktörlere bağlıdır. Örneğin potansiyel bir romantik partnerin cinsel niyetlerini yorumlamanın bedel-yarar hesabı, var olan romantik partnerin bağlanma düzeyini yorumlamanın hesabından farklıdır. Diğer taraftan, belli tip hataların bedel-yarar getirileri kadınlar ve erkekler için farklılaşmaktadır. Bunun neticesi olarak da kadınlarda ve erkeklerde değişik yorumlama eğilimleri ortaya çıkmıştır. Daha önceki psikolojik teoriler, bilişsel eğilimlerdeki bu cinsiyet farklılıklarını öngörememiştir (Buss, 2001).
Bu noktada, bazı durumlar üzerinde durup insan zihninin bunlarla karşılaştığında ne gibi değerlendirmeler yaptığını biraz yakından incelemek HYT’nin mantığını daha net anlamamıza yardımcı olacaktır.
Bu durumlardan biri, yılan ve örümcek gibi tehlikeli hayvanlarla karşı karşıya gelinmesidir. Bilindiği gibi yılanların ve örümceklerin bazı türleri zehirliyken bazıları değildir, dolayısıyla ısırmaları halinde organizmaya hayati bir zarar vermez. Ne var ki, bir insanın hangi yılanın veya örümceğin zehirli olduğunu, hangisinin olmadığını bilmesine çoğu zaman imkan yoktur. Bir yılanla veya örümcekle karşılaşması durumunda insanın içine düşebileceği pozitif hata, zehirli olmadığı halde ondan korkmasıdır. Bu hatanın bedeli o kadar da yüksek değildir; ancak negatif hatanın, yani zehirli bir yılanla veya örümcekle karşılaştığında ondan korkmamasının bedelini canıyla ödeyebilir. Bu nedenle insanlar bugünün modern yaşam ortamında dahi, yılanlar ve örümceklere karşı kolayca ve çabucak korku tepkisi göstermektedirler. Aynı örüntü yiyecekler için de geçerlidir. Zararsız bir besini zararlı olarak görüp yemekten kaçınmak, zararlı bir besini zararsız olarak görüp yemekten çok daha küçük bedellere sebep olur. İkinci durumdaki hatalı yorumun telafisi bazen mümkün olmayabilir.
Benzer bir durum insan ilişkilerinde göze çarpmaktadır. İnsanlara karşı çoğunlukla temkinli yaklaşmak, belki zararsız ve tehlikesiz kişilerden de ürkmeye yol açacaktır; fakat bu tip bir hatanın doğuracağı sonuçlar hayati değildir, belki insanlara daha az güvenmeye yol açacaktır. Öte yandan, gerçekten düşmanca niyetleri olan insanlara karşı ihtiyatsız ve yakın davranmak ciddi tehlikelere davetiye çıkartacaktır. Bu yüzden bireyler, sosyal hayatta karşılaştıkları yabancılara yönelik korku duygularını ve tehlike algılarını kolayca devreye sokmaktadırlar (Haselton ve Nettle, 2006).
Bu tip örnekleri çoğaltmak elbette mümkündür; ancak sadece yukarıda aktarılan durumları değerlendirdiğimizde, atalarımızın yirmi dört saatini geçirdiği doğal çevreye dair hatalı algılara sahip olmasının, mutlak doğru algılara sahip olmasından daha adaptif olduğunu söylemek zor değildir. Bu tespiti yaptıktan sonra bilimsel merakımızı kadın-erkek ilişkilerine çevirmekte yarar vardır. Acaba kadınlar ve erkekler birbirlerine dair değerlendirmelerinde de hatalı yorumlar mı yapmaktadırlar?
HYT’ye göre insan zihni, karşı cins üyelerinin aklından geçenleri okuma sürecinde birtakım yanlış yorumlar yapmaktadır. Bu hatalı yorumlardan biri, erkeklerin kadınların cinsel niyetlerine dair algılarıyla ilgilidir. Haselton ve Buss’a (2000) göre erkeklerin sahip olduğu bilişsel adaptasyonlar, cinsel ilişkiye girme fırsatlarından azami ölçüde istifade etmeye yönelik evrilmiştir. Bu tip fırsatları kaçırma riskini olabildiğince azaltabilmek adına erkekler, kadınların cinsel birlikteliğe yanaşma niyetlerini olduğundan daha fazla algılamaktadırlar. Bilindiği gibi erkeklerin üreme başarısı cinsel ilişkiye girdiği kadınların sayısına bağlı olarak artmaktadır; hal böyleyken bir erkeğin bir kadının cinsel niyetini olumlu olduğu halde olumsuz algılaması ve ilişkiden kaçınması üreme başarısına ciddi zararlar verebilir. Bunun tersi durumda ise, yani erkeğin kadının cinsel niyetini gerçekte olumsuz olduğu halde olumlu algılaması, yalnızca boşuna kur yapmaktan kaynaklanan zaman ve enerji kaybından başka bir bedel yaratmayacaktır. Haselton ve Buss’ın (2000) çalışmaları göstermiştir ki, erkeklerin karşı cinse ilişkin cinsel niyet algıları, hem kadınların diğer kadınlara dair algılarından, hem de kadınların kendilerine dair algılarından daha abartılıdır. Bununla birlikte aynı abartılı algı, erkeklerin kız kardeşleriyle ilgili değerlendirmelerinde geçerliliğini yitirmektedir. Erkekler kız kardeşlerinin cinsel niyetlerini diğer kadınlarda olduğu gibi yanlış tahmin etmemektedirler. Bu bulgu şaşırtıcı değildir, zira normal şartlarda hiçbir erkek kız kardeşiyle üreme maksadı gütmez, bunun hiçbir adaptif tarafı yoktur.
Kadınların ise erkeklerin cinsel niyetiyle ilgili algılarında abartı eğilimi ortaya çıkmamıştır; bunun yerine erkeklerin bağlanma niyetleriyle ilgili şüpheci değerlendirmeler yaptıkları görülmüştür. Kadınların algısal mekanizmaları, erkeklerin uzun süreli ilişkiye girme niyetlerini gerçekte olduğundan daha düşük algılamaya eğilimlidir. Böylece kadınlar, cinsel birlikteliğe razı oldukları erkeklerin, amaçlarına ulaştıktan sonra sürpriz şekilde kendilerini terk etme olasılığını en aza indirgemektedirler. Hakikaten bağlanmaya niyetlendiği halde bir erkeğin aksi yönde değerlendirilmesi ve reddedilmesi ise, kadınların üreme başarısı için çok büyük tehdit unsuru taşımaz; çünkü kadınlar eş bulma hususunda fazla sıkıntı çekmemektedirler. Bu bilgiye ek olarak Haselton ve Buss (2000), erkeklerin kadınların bağlanma niyetleriyle ilgili algılarında ise herhangi bir hata yapma eğilimine rastlamadıklarını belirtmektedirler.
Kadınların ve erkeklerin birbirlerine yönelik yukarıda aktarılan biçimdeki hatalı algılara sahip olduğu fikrini destekleyen çalışmaların (örn., Haselton, 2003; Koenig, Kirkpatrick ve Ketelaar, 2007) yanı sıra, bu fikrin yanlışlığına dair veriler sunan ve HYT’ye eleştirel bir gözle bakan çalışmalar da mevcuttur. Örneğin Geher (2009), Haselton ve Buss’ın (2000) bulgularının doğruluğunu test etmek amacıyla yaptığı çalışmasında, HYT’nin savunduğu bazı noktaları eleştirmiştir. Onun çalışmasının sonuçları, erkeklerin kadınlara dair abartılı cinsel niyet algılarının olmadığını, aksine kadınların erkeklerin cinsel arzularını çok güçlü şekilde abarttıklarını ortaya koymuştur. Buna göre kadınlar, karşı cinse ilişkin değerlendirmelerinde “erkekler her zaman aç gözlüdür” önyargısından hareket etmekte ve gerek uzun süreli, gerekse kısa süreli ilişkilerde erkeklerin yalnızca seksi umursadığını düşünmektedirler. Kadınların bu düşünce biçimi aslında, erkeklerin bağlanma niyetlerine yönelik şüpheleriyle örtüşmektedir.
Haselton ve Buss’ın (2000) bulguları, Quadros-Wander ve Stokes’un (2007) duygu durumundaki farklılaşmaları da değişken olarak hesaba kattıkları araştırmalarında da tekrarlanmamıştır. Ne erkekler karşı cinsin cinsel niyetlerini abartmaktadırlar, ne de kadınlar karşı cinsin bağlanma niyetlerini azımsamaktadırlar. Yazarlar bu neticeyi, insanların potansiyel eşlerdeki cinsel niyet ve bağlanma niyetiyle ilgili algılarının sabit olmadığı ve duygu durumlarındaki değişimlerden etkilendiği şeklinde yorumlamışlardır. Dahası, söz konusu niyetlerin doğru algılanması, algının hedefi olan kişinin duygu durumuna da bağlıdır.
Özetlemek gerekirse, HYT’nin temel görüşü birçok muhakeme mekanizmasının en doğruya ulaşmak için şekillenmediğidir. Bu kavrama biçimi, bilinen bilişsel hatalarla alakalı açıklamaları değiştirebilir ve yeni bilişsel hataların keşfedilmesine öncülük edebilir (Haselton ve Buss, 2000).

Kaynaklar

 - Haselton, M. G., Bryant, G. A., Wilke, A., Frederick, D. A., Galperin, A., Frankenhuis, W. E., et al. (2009). Adaptive rationality: An evolutionary perspective on cognitive bias. Social Cognition, 27 (5), 733-763.
 - Buss, D. M. (2001). Cognitive biases and emotional wisdom in the evolution of conflict between the sexes. Current Directions in Psychological Science, 10 (6), 219-223.
 - Haselton, M. G. & Buss, D. M. (2000). Error management theory: A new perspective on biases in cross-sex mind reading. Journal of Personality and Social Psychology, 78 (1), 81-91.
 - Haselton, M. G. & Nettle, D. (2006). The paranoid optimist: An integrative evolutionary model of cognitive biases. Personality and Social Psychology Review, 10 (1), 47-66.
 - Haselton, M. G. & Buss, D. M. (2003). Biases in social judgment: Design flaws or design features? In J. Forgas, K. Williams, & B. von Hippel (Eds.) Responding to the Social World: Implicit and Explicit Processes in Social Judgments and Decisions (23-43). Cambridge: Cambridge University Press.
 - Koenig, B. L., Kirkpatrick, L. A., & Ketelaar, T. (2007). Misperception of sexual and romantic interests in opposite-sex friendships: Four hypotheses. Personal Relationships, 14, 411-429.
 - Geher, G. (2009). Accuracy and oversexualization in cross-sex mind-reading: An adaptationist approach. Evolutionary Psychology, 7 (2), 331-347.
 - Quadros-Wander, S. & Stokes, M. (2007). The effect of mood on opposite-sex judgments of males’ commitment and females’ sexual intent. Evolutionary Psychology, 5 (3), 453-475.

23 Şubat 2011

Cinsiyet İçi Rekabet

Cinsiyet içi rekabet kavramı, kaybedenin üzgün, yaralı ve eli boş kaldığı, kazananınsa muzafferane şekilde eşi kazandığı yüz yüze bir dövüşün resmini çağrıştırmaktadır. Zarar verici etkileşimleri de içeren erkekler arası doğrudan dövüş, Darwin’in cinsel seçilimin bir bileşeni olarak cinsiyet içi rekabet kavramıyla kastettiği şeyin aslında bir parçasıydı; fakat cinsiyet içi rekabetin birçok formu bu dramatik başa baş etkileşimi kapsamamaktadır. Rekabetin özünde doğrudan yüzleşme yoktur; bunun yerine rekabet, diğerlerinin de sahip olmaya çalıştığı sınırlı ya da daha iyi kaynakları elde etmek için evrilmiş davranışlardan meydana gelmektedir (Buss, 1988).

           Erkek cinsiyet içi rekabetinin mantığı, hiç şüphesiz fiziksel çatışmaların ötesindedir. Statü hiyerarşisindeki pozisyon eğer bir eşi kazanmayı etkiliyorsa, bu durumda erkekler fiziksel çatışmaya girmeksizin statü ve rütbe için mücadele edeceklerdir (Buss, 2009). Kısıtlı sayıdaki kadını kendi eşleri yapmak için birbirleriyle yarışan erkekler, bu amaçla rakibi aşağılama (derogation of competitors) stratejileri izlemektedirler. Bu taktikler rakibin ekonomik kaynaklarını kötüleme, fiziksel gücünü küçümseme, başarılarıyla alay etme, sömürücü ve cimri olduğunu ve kadınları kullanmaktan hoşlandığını söyleme gibi davranışlardan oluşmaktadır. Ayrıca bazı erkekler, cezbetmek istedikleri kadının gözleri önünde rakibe karşı fiziksel üstünlük sergileyerek, onun sosyal statüsünü toplum nazarında küçük düşürmektedirler (Buss ve Dedden, 1990).
            Kadınlarsa bilinen tüm kültürlerde fiziksel güzelliklerini arttırmak için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Bunu bir eş çekme taktiği olarak kullanmanın yanı sıra (Buss, 1988), eşi elde tutma stratejisi olarak da kullanmaktadırlar (Buss ve Shackelford, 1997). Kadınlar rakiplerinin dış görünüşlerini erkeklerden daha fazla kötülemektedirler. Dedikoduyu kullanarak, hedef erkekler arasında rakip kadınların şişman, çirkin ve kırışıklara sahip olduğu iddialarını yaymaktadırlar. Erkekler babalık güvencesinin bir işareti olarak cinsel sadakate değer verdiklerinden, kadınların kötüleme taktikleri rakiplerinin cinsel davranışları üzerinde şüphe yaratmaya odaklanmaktadır. Bunlar rakibin önüne gelenle yattığını, ahlaksız olduğunu, cinsel ilişki için kolay ikna edildiğini ve kötü niyetli olduğunu söylemek gibi davranışlardır (Buss ve Dedden, 1990). Ancak bu taktikler erkeklerin kısa süreli ilişki peşinde olmaları halinde istenen sonucu vermemektedir. Bu yüzden kadınlar hangi stratejiyi izleyeceklerini eşleşme bağlamına göre ayarlamaktadırlar (Schmitt ve Buss, 1996). Anahtar nokta şudur ki, arzulanan erkekleri elde etmek adına kadınlar arasında yaşanan rekabet, erkeklerde olduğu kadar şiddetli ve acımasız olabilmektedir (Buss, 2009).

Kaynaklar
Buss, D. M. (1998). Sexual strategies theory: Historical origins and current status. The Journal of Sex Research, 35 (1), 19-31.
Buss, D. M. (2009). The great struggles of life: Darwin and the emergence of evolutionary psychology. American Psychologist, 64 (2), 140-148.
Buss, D. M. & Dedden, L. A. (1990). Derogation of competitors. Journal of Social and Personal Relationships, 7, 395-422.
Buss, D. M. & Shackelford, T. K. (1997). From vigilance to violence: Mate retention tactics in married couples. Journal of Personality and Social Psychology, 72, 346-361.
Schmitt, D. P. & Buss, D. M. (1996). Strategic self-promotion and competitor derogation: Sex and context effects on the perceived effectiveness of mate attraction tactics. Journal of Personality and Social Psychology, 70 (6), 1185-1204.

6 Aralık 2010

Erkekler Nereye Bakıyor?

Bilindiği gibi gerek uzun süreli, gerekse kısa süreli ilişkilerde erkeklerin bir kadında aradığı özelliklerin başında fiziksel özellikler bulunuyor. Bu özellikler arasında yer alan ve kadının hormon profiline, doğurganlığına ve hastalıklara karşı direnç düzeyine dair değerli ipuçları veren bel-kalça oranı (waist-hip raito) ise hiç şüphesiz özel bir ilgiyi hak ediyor. Kadınlardaki çekiciliğin en önemli belirleyicilerinden biri olan bel-kalça oranı, bel çevresinin kalça çevresine bölünmesiyle elde ediliyor. Son 15 yılda bu oran evrimsel psikolojinin yoğun ilgisini çekmiş, birçok çalışmanın konusu olmuştur (Örn. Hughes ve Gallup, 2003; Sugiyama, 2004; Buunk ve Dijkstra, 2005).


            Bel-kalça oranı ergenlik döneminde menstürasyonun (regl) başlamasıyla yavaş yavaş şekillenir ve bu şekillenmenin yöneticisi östrojen hormonudur. Ergenlik boyunca östrojen, vücuttaki yağın kalça bölgesinde depolanmasını sağlamak suretiyle, tıpkı göğüsler gibi kalçanın da büyümesine ön ayak olur. Yetişkin bir kadın için sağlıklı bel-kalça oranı 0.67 ile 0.80 değerleri arasındadır. Her yaştan ve neredeyse her kültürden (Çin, Endonezya, Almanya, İngiltere, Gine) erkeklerin en çekici bulduğu oran ise 0.7’dir. Gençlik döneminde düşük bel-kalça oranını sürdüren kadınlarda, yaşla birlikte bu oran yavaş yavaş yükselmeye başlar; zira vücuttaki östrojen üretimi de yaş ilerledikçe azalmaktadır. Menopozdan sonra ise kadınlardaki bel-kalça oranıyla erkeklerdeki oran arasında dikkate değer bir farklılık kalmaz. Dolayısıyla bir kadının bel-kalça oranı, onun üreme yaşıyla ilgili güvenilir bir bilgi sağlar.
            Düşük bel-kalça oranının erkekler tarafından, istikrarlı bir şekilde çekici algılanmasının altında yatan unsurlardan biri de doğurganlıktır. Düşük bel-kalça oranına sahip kadınlar daha kolay hamile kalmaktadır, yani daha doğurgandırlar. Ayrıca bu kadınların kalp-damar hastalıklarına ve bazı kanser türlerine yakalanma riskinin daha düşük olduğu gözlenmiştir (Singh, Dixson, Jessop, Morgan ve Dixson, 2010).
            Tüm bu verilerin yanı sıra davranışsal ölçümlerden elde edilen veriler de düşük bel-kalça oranının kadınların üreme başarısını ne denli olumlu etkilediğini açıkça ortaya koymaktadır. Düşül bel-kalça oranına sahip kadınlar daha erken yaşlarda cinsel deneyim yaşamakta, daha çok cinsel partner bulmakta ve daha fazla evlilik dışı ilişkiye girmektedirler (Buradan hareketle düşük bel-kalça oranının aynı zamanda doyumsuz veya seçkisiz bir cinsel hayatın göstergesi olduğu sonucuna varılmamalıdır. Bu veriler, düşük bel-kalça oranının cinsel partner –yanı sıra uzun süreli partner– bulmakta kadınların işini belli oranda kolaylaştırdığına işaret etmektedir, onlardaki cinsel arzuları arttırdığına değil.)
            Bel-kalça oranı yaşa bağlı olarak değiştiği gibi menstürel döngü esnasında da belli miktarda değişebilmektedir. Doğurgan evreye (hamile kalma ihtimalinin en yüksek olduğu evre) ulaşan kadınların bel-kalça oranları arzulanır düzeye daha da yaklaşmaktadır. Bu evredeki bir kadının erkekler tarafından, diğer evrelerde olduğundan daha çekici algılanmasını açıklayan faktörlerden bir de budur.
Burada şunu da vurgulamak gerekiyor ki, bel-kalça oranının kadın çekiciliğinde oynadığı rol kilodan bağımsızdır. Doksan kilo olan kadınlar arasında da düşük oranlar çekicidir, elli kilo olan kadınlar arasında da. Ancak kadının kilosu ne olursa olsun yüksek bir oran erkekler tarafından çekici bulunmamaktadır.
Evrimsel psikolojinin bizlere sunduğu tüm bu güvenilir bilgiler, bazı kültürel anlayışların veya inanışların temelinde yatan sebepleri açıklamamıza yardımcı olabilir. Sözgelimi, bir dönem özellikle Avrupalı kadınlar arasında sıkça kullanılan korsenin işlevi beli inceltmek, dolayısıyla bel-kalça oranını düşürmektir. O dönemin kadınları elbette evrimsel psikoloji makaleleri okuduktan sonra korse kullanmaya başlamadılar, fakat düşük bel-kalça oranının erkekleri daha çok cezp ettiğini bir şekilde fark etmiş olmalılar.
Başlıktaki sorunun yanıtını verebiliriz artık. Herkesin apaçık farkında olduğu gibi erkekler kadınlarda en çok “oraya” bakıyorlar, çünkü bel-kalça oranını isabetli bir şekilde ölçebilen algılara sahip olan günümüz erkeği, kendi genlerini gelecek nesillere başarıyla aktarabilmek için oraya bakmak zorunda. Bu bakış onlara, üreme konusunda başarıya ulaşan atalarından miras kalmıştır.


Kaynaklar

Buunk, B. P. & Dijkstra, P. (2005). A narrow waist versus broad shoulders: Sex and age differences in the jealousy-evoking characteristics of a rival_s body build. Personality and Individual Differences, 39, 379-389.

Hughes, S. M. & Gallup, G. G. (2003). Sex differences in morphological predictors of sexual behavior: Shoulder to hip and waist to hip ratios. Evolution and Human Behavior, 24, 173-178.

Sugiyama, L. S. (2004). Is beauty in the context-sensitive adaptations of the beholder? Shiwiar use of waist-to-hip ratio in assessments of female mate value. Evolution and Human Behavior, 25, 51-62.

Singh, D., Dixson, B. J., Jessop, T. S., Morgan, B., & Dixson, A. F. (2010). Cross-cultural consensus for waist–hip ratio and women's attractiveness. Evolution and Human Behavior, 31, 176-181.